AnasayfaGENEL BİLGİLERTARİHİ ARKAPLANİNSAN HAKLARI İHLALLERİULUSLARARASI ALANDAKİ YERİ

Genel:

Anasayfa

KRONOLOJİ

Pakistan'da Bir Afgan Mülteci Kampı

İHH İNSANİ YARDIM VAKFI'NIN AFGANİSTAN FAALİYETLER

Ahmed Şah Mesud

Pakistan'da Bir Afgan Mülteci Kampı

Pakistan’da Bir Afgan Mülteci Kampı
Afganistan’da bir kez daha bombardıman başladı. İnsanların koruyabilecekleri bir tek canları kalmıştı ve göç etmek tek çareydi. Bu amansız gidişe dur demek neredeyse imkansızdı. Sınırlardan yalnızca kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan mülteciler alınıyor olmasına rağmen Pakistan’a sığınan yeni mülteci sayısı 200 bin sınırına varmıştı. Gidenler açlıkla, Afganistan’da kalanlar ise bombalarla mücadele etmek zorunda kalıyordu.  Hayat tam bir keşmekeşti. Sayısız mülteci kampı kuruldu ve mültecilerin hayatta kalmaları için, dünyanın her yerinden gelen yardım kuruluşları durmaksızın çalışıyordu.
Bir gece içinde yüzlerce pirinç, fasulye ve yağ çuvalı paketlenmiş, onlarca insan sabaha kadar durmaksızın çalışmıştı. Sabah ezanları ile son paketleri de hazırlayıp geriye dönüp baktığımızda, hazırlanan beyaz yardım poşetleri devasa bir kar yığınını andırıyordu. Ne bir yorgunluk ne de uykusuzluk vardı insanların üzerlerinde. Herkeste aynı sevinç ve biraz da keder. Sabahın ilk ışıkları ile hazırlıklar tamamlanıp Peşaver’e hareket edildi.
Üç saatlik bir yolculuktan sonra, anayoldan ayrılarak taşlı ve engebeli bir yola girdik. Yol üzerindeki yeşillikler ve asfalt görüntüleri, yerini kuraklığa ve uzakta görünen dağınık bir şekilde yerleştirilmiş toprak evlere bırakmıştı. Takip ettiğimiz yol araba kullanılmasını neredeyse imkansız kılan derin engebelerle dolu idi ve bu görüntüsü ile tıpkı suları çekilmiş bir nehri andırıyordu. Uzunca bir zaman kuru bir çalıya rastlamak bile mümkün olmadı. Kampa yaklaştığımızda ilk önce çocukları gördük. Alçak bir tepenin üzerinde kurulan toprak evlere doğru giden neredeyse seksenlik bir dedenin sırtına vurduğu, nereden bulup getirdiğini bilemediğimiz çalı çırpı yığını, belki de götürdüğümüz pirinci pişirmek için kullanılacak ve çocukların karnı doyacaktı. Altı yaşlarında küçük bir kız, yeni doğmuş bir bebeği kucağında taşımakta ve belli ki hayata açlıkla birlikte oyuncak yerine kardeşini tutmayı öğrenmekle başlamıştı.
Birkaç dakika sonra bu görüntüler hiç de yabancı gelmemeye başladı. Düşünüyorum da, her şey bizlerin rahat evlerimizde kucağımızdan süslü yataklarına bırakamadığımız bebeklerimizin durumundan ne kadar da farklıydı! Bebekler aynı, fakat kaderler birbirinden ayrıydı. Kim bilir, o çocukların da terk etmek zorunda kaldıkları evlerinde yatakları, temiz elbiseleri ve oyuncakları vardı. Ama bugün her şey hafızalarda hayal olarak kaldı.
Kampa vardığımızda yol kenarlarında yer yer bekleyen kadınlar, çocuklar ve yaşlı dedeler biraz ürkek, ama meraklı gözlerle önce arabaları sonra yardım kamyonunu taradılar. Her bir gözdeki gülümsemeyi gördük ve kulaktan kulağa fısıltılar çoğaldı: “Yardım geldi, yardım geldi…” Kadınlar barınaklara koşuşmaya, çocuklar el çırpıp sevinmeye başladılar. Öyle ya, bugün karınları doyacak, anneler aç çocukları için aş kaynatacaktı. Herkesin numara alması için hemen anons yapıldı.
Bu arada öğle ezanı okunmuştu, namaz kılmak için izin istedik. Yalınayak bir çocuk bizi evine götüreceğini söyledi. Merakımız iki misline çıkmıştı. Dışardan görünen çamur evin içi nasıl olmalıydı ki? Eve gittik. Kapıda bizi geleneksel kıyafetli yaşlı bir kadın karşıladı. Sıcakkanlı ve olanca güler yüzü ile bir şeyler ikram etmek istedi. Onlara Türkiye’den geldiğimizi ve kendilerine yardım etmek istediğimizi söyledik. Çok sevinmişti. Hemen hasır seccadeyi serip yer gösterdi.
Namazdan sonra karşımızdaki duvarda Sultanahmet Camii’nin olduğu bir resim ile yüz yüze geldik. Resmi onlara gösterip, “İşte buradan geliyoruz ve sizi çok seviyoruz.” dedik. Kucaklaştık. Çıkmak üzereyken diğer bir kadın kapıda belirdi. Elinde sıkı sıkı tuttuğu şeyi ev sahibi kadına vermek istediği gözümüze ilişti. İstemeden bir alışverişe şahit olduk. “Yokluk bu işte” dedirtecek ve yediğimiz her lokmada milyonlarca kez Allah’a şükretmemiz gerektiği bilincini yeniden kazandıracak bir olaydı yaşanan. Gelen kadın, ev sahibesine Pakistan’ın en küçük para birimi olan bir Rupiden oluşan dört banknot verdi. Belli ki bu parayı borç almıştı ve şimdi iade ediyordu. Vermeden bu dört Rupiyi belki de dört kez dikkatli bir şekilde saydı ve teslim etti. Alan kadın ise aynı şekilde tek tek yeniden sayarak parayı geri alma sevinci ile onu cebine koydu. Dört Rupiye ne alınabilirdi ki? Şunu belirtmekte fayda var ki, bir Rupinin Türk parası ile bir değeri yok, fakat beş Rupi yaklaşık olarak 10 YKr etmekte! Bu parayı ne için almıştı bilinmez, ama bir ekmeğin iki Rupi olduğu bir ülkede muhtemelen karnını doyurmak için iki ekmek parası borç almıştı.
Geri döndüğümüzde kalabalık artmış ve insanlar kadın, çocuk, yaşlı tek sıra halinde dizilmişlerdi. Dağıtıma başlamak üzereydik. Numara verilen insanlar ellerinde yardım kartları ile sabırsız gözlerle beklemekteydi. Artık başlamalıyız dedik ve kamyonun kapağı açıldı. Paketler bir bir sahiplerine ulaşıyor ve alanlar evlere doğru koşuyorlardı. Büyük bir itina ile dağıtım sürüyordu. Gözüm bir an ayaklarımın dibinde bir çocuğa ve karşı duvar dibine çökmüş bir sıra orta yaşlı insana takıldı. Oturan insanların hepsinin bir ayağının yanında ortopedik başka bir ayak duruyordu. Kimisinin bilekten, kimisinin dizden aşağısı yoktu. Belli ki bu insanlar Rus işgal döneminden kalma mayınların kurbanıydı.
Bir ulusun onuru, oradaki düzeni sağlamak için bazen savrulan sopalar ve zor kullanma ile kırılıp dökülüyordu. Birtakım kişilerin bunu ölesiye hissettikleri yüzlerinden okunuyor, şaşkın ve çekingen bir şekilde dağıtımı kenardan izledikleri görülüyordu. Küçük bir çocuk sanki düşüncelerimizi okumuş gibi, yırtık elbisesi ve nasır tutmuş ellerinde tuttuğu bir çay tepsisi ile karşımızda belirdi. Bize yeşil çay getirmişti. Küçücük elleri ile büyük bir çaycının ustalığında ters çevrilmiş bardaklarımızı açarak çaylarımızı doldurdu. İşinin sorumluluğunda bir yetişkin gibi davranıp, “Bizler bu ulusun umuduyuz, yenilmedik!” der gibi çalışkanlığını gösteriyordu.
Açlık varken, yokluk varken, her insanın hak ettiğine inandığımız insanca yaşam yoktu. Fakirliğin örtüsü altında her gün bir elden gelecek yiyeceğe bakan gözlerin getirdiği utanç vardı yüzlerde. Ama şunu gayet iyi biliyorduk ki utanması gereken onlar değildi.
Bugün kamplara yardımlarımız günübirlik belki, ama dualarımız bu sıkıntıların en kısa süre içinde bitmesi için. Muhacirler bizi daha sonra da bekliyorlar.